fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2013 Cuma

Basın Fotoğrafçılarından 1 (1908 - 2013)" ve "Biz Foto Muhabirleri Çok Üşürdük" : Toplumsal İzler



   Kadırga’da İstanbul Fotoğraf Müzesi ’nde 3 Mayıs tarihinde kapılarını açan iki sergi, fotoğrafçıların arşivlerindeki fotoğrafları tekrar gün ışığına çıkardı. Bazen çok tanıdık bazen de hiç görmemiş olduğunuza şaşıp kaldığınız fotoğraflarla kronik ve oda oda hazırlanmış sergi, basın fotoğrafçılığı dalında olsa da teknoloji, toplumsal tutum, gelişmişlik ve fotoğrafın anlatım gücü hakkında birçok şey anlatıyor. 61 fotoğrafçının eserlerini insanlarla buluşturan serginin ne kadar süre ile açık kalacağını hiç bir yerde bulamadım doğrusu...

   Dünyada ilk foto ve savaş foto muhabiri kabul edilen kişi Roger Fenton’dur (1819 - 1869). Kırım Savaşı’nda oldukça zor koşullarda 360 kare çekmiştir. O dönemin teknolojisine göre son derece fazla ve iyi bir sayı. Yalnızca bir kare çekmek için o aletleri birkaç gün önce kurarak gece gündüz başında bekleyen foto muhabirlerden biridir. Ayrıca ondan sonraki foto muhabirler, ölümle burun buruna gelmiş ve hatta bir kısmı da mesleklerini yapabilmek için kendilerini savaş meydanlarına atarak hayatlarını kaybetmiştir.  Bu gibi oldukça ilginç bilgiler sergide bolca yer almaktadır.

   Fakat benim özellikle dikkatimi çeken, 61 foto muhabir içerisinde yalnızca 4 kadın foto muhabir bulunmasıydı. Elbette bunun sergiyi hazırlayanlarla alakası yok, yanlış anlamaya müsait yapısı olanlar dizginlensin. Bu fotoğraflar 1908 ile 2013 yılları arasındaki basın fotoğraflarını kapsıyor. İlk dönemlerde erkeklerin mesleki hegemonyasını yadsıyamayız. Foto muhabirlikte de durum aynıydı. Kadın foto muhabirler magazinsel medyanın varoluşuyla kendini göstermeye başladı. Hayat Dergisi bunun öncüsü sayılabilir. Renkli basın, kadının metalaştırılmasının yanı sıra bir işe yaradı, denilebilir.

   Semiha Es Türkiye’nin ilk kadın foto ve savaş foto muhabiri. Bana göre şaşırtıcıydı. Toplumsal olarak yaşadığı dönemde kimse kızının ya da karısının böyle bir iş yapmasına müsaade etmeyeceği gibi bu fikrin imkansız geldiği zamanda Semiha Es, dünyaca ünlü bir foto muhabir olmuştur. Onu şanslı kılan, eşi Hikmet Feridun Es’in  bir yazar, foto muhabirolması ve aydın olmasıdır. Hürriyet gazetesiiçin Kore ve Vietnam Savaşlarını cephede izleyerek fotoğrafladılar.

   Günümüzde foto muhabir sayısı eşitleniyor denebilir ama başarıları ve mevkileri açısından adaletsizlik, şüphesiz yine selam ediyor. Söz ettiğim foto muhabirler röportaj ile söyleşi arasındaki farklı algılayamayan gazetelere fotoğraf çekenler değil. Okura gerçeği gösteren ve bir fikir veren olay fotoğrafları çekenlerden söz ediyorum. Ve bilinir ki bir ülkenin gelişmişliğini gösteren kriterlerden biri de kadın ve erkek eşitliği, toplumda ve hukuken var oluşudur. 61’de 4 bize bu konuda bir ipucu veriyor.

  Serginin bir diğer ve de en güzel yanı da zamanında kişisel çatışmalardan ötürü sansürlenmiş, bazı kişilerin çıkartılarak basına verilmiş olan fotoğrafların el değmemiş hallerini ve de hiç görmediğiniz fotoğrafları da içermesi. Kırpılmış ya da sansürlenmiş fotoğraflar anlam çarpıtmasına sebep olur ve bunun doğrultusunda okur da gerçekten uzaklaşmış olur. Bu iş, merak gidermek için ya da başkalarının maşası olmak için kullanılmaması gerekenlerdendir; bu da bilindik bir ek bilgi olsun hepimize.

   Koridorları kronik bir sıralama ile hazırlanan sergide teknik anlamda hatalar var. Alt bilgiler ve fotoğraf sıralaması karıştırılmış ve ziyaretçilerin kafasını karıştırıyor. Bunun dışında rahatsız edici bir durum olmadığı gibi oldukça güzel ve verimli bir sergi hazırlanmış. İstanbul Fotoğraf Müzesi ’nin hemen her sergisi takip edilmeli. İnternette bulamayacağınız fotoğrafların varlığı sizi şaşırtacaktır



Gerekli bilgiler için:
http://www.istanbulfotografmuzesi.com


23 Eylül 2012 Pazar

Basın Fotoğrafçılığında Coşkun Aral Rüzgârı

     Bursa Fotofest 2012 nin ikinci gününe katıldım. Amacım öncelikli olarak Coşkun Aral'ın seminerine katılmaktı ve haklı çıktığıma sevindim. Bu keyifli günün önemini haber olarak uzun bir süre sonra yazdım. Umarım gazetecilik kimsenin gözünün korktuğu sıkıldığı yer olmaz bundan böyle. Şahsen gazetecilik okuyan ama ego savaşları içinde ezilen hevesimi ancak canlandırabildim.
Ayrıca ilgili olanlar için ses kaydındaki deşifrenin en mühim yerlerini de yazmak istedim. Kesinlikle okuduğunuz da Coşkun Aral'ı daha çok takdir edeceksinizdir.

Haber için:

http://ihaber.istanbul.edu.tr/medya/basin-fotografciliginda-coskun-aral-ruzgri-h504.html


Aral'ın seminerde anlattıklarının bir kısmı

Türkiye ve fotoğrafçılığı hakkında

"   Umarım Türk Basını böylesine değerlileri araştırır bulur ve bir sonraki dönemde yeni kuşaklara da aktarır. Bizden sonrakiler de Türkiye'de basın fotoğrafçılığının tepeden inme değil, bir takım insanların gayretleriyle olduklarını hissederler. "

   Benden önce aslında herşey belgelenmiş ama savaşlar devam ediyor, ne yazık ki ve bende belgeliyorum elimden geldikçe. Savaşları doğru aktarırsa insanlar sanırım o topraklarda savaş çıkmıyor. Bunda da önemli olan, başta fotoğraçılar gibi tarihi belgseleyen insanlar. Biz sanatçı değiliz, biz sanata kaynak olabilecek tarihi belgeleyen insanlarız."

"   Öylesine savaşlar yaşadım ki gariptir çektiğim fotoğraflar Türkiye'de hiç bir yerde yayınlanmadı. Örneğin Saraybosna Savaşı'nın ilk üç ayına tanık oldum. Fotoğrafları gönderdiğimde Türkiye'nin en önemli gazetesi kullanmamıştı. Dünya basını savaştan  bahsediyorken, benim Türkiye'de anlaşmalı olduğum gazeteler bahsetmiyordu. Savaş ne kadar uzaksa o kadar uzak kalsın diye bir anlayış hakimdi. Savaş iyi aktarılırsa ders alınabiliyor. Mesela İsviçre'de savaşlar öyle aktarılmış ki her an savaş çıkar diye İsviçreliler malzeme stokluyorlar, herkes asker.Savaşı iyi aktaracak illa kan ya da vahşet fotoğrafları değil. Bazen binlerce kelimelerin, bir kitabın yerine geçen fotoğrafta olabiliyor."


"   Fotoğrafta gündeme paralel gidiyor. Çok basit bir örnek vereyim. 1988 yılında İran hükümeti Halepçe'ye Türkiye'den gazeteci götürdü. Türkiye'den bir gazeteci grubu, o dönem İran'da Irak'ın kimyasal bomba kullandıgı  Halepçe bölgesine götürüldüler yani. Irak'da Saddam rejimin kürtlere karşı yapmış olduğu fotoğraf olarak anılan fotoğraf çekildi. Bu fotoğrafı bu gazeteci grubu arasındaki Ramazan Öztürk çekti. Söz ettiğim fotoğraf Türkiye gazetelerinde yayınlanmadı. Bu  fotoğraf bir kaç ay sonra Amerikan Basın'ında, üstelik kendilerinin eğittikleri kişilerin açıklamalarıyla 'Irak kimyasal silah kullanıyor.' lafı üzerine küçük bir haber olarak çıktı. Gökşın Sipahioğlu rakip ajansta olmasına rağmen Ramazan'dan fotoğrafı alarak kullandı ve şimdi o fotoğraf dünyanın en önemli fotoğrafları arasında. Dönem çok önemli. Dünyanın en iyi fotoğrafını  çekebilirsiniz, zamanla değerlenebiliyor."


 "... Bunun etkisi var ama fotoğraf kadar o fotoğrafı kendi malzemesi olarak kullanan sanatçılara da ihtiyaç var. O yüzden sanatçı kolay olunmuyor, bizler sanatkarlara, daha geniş kitlelere o mesajları doğru ulaştırılsın diye onlara malzeme alıyoruz. Ama ne yazık ki bizim ülkemizde sanatçılarda bu tür mesajları ne kadar doğru kullanırlar, bu da tartışılabilir. Biraz geri kaldığımızı söyleyebilirim. Çok iyi belgesel fotoğrafları çekiliyor ama bir ilham kaynağı olup bunu gerek plastik sanatlarda, gerek görsel sanatlarda gerek sinemada ne kadarı işleniyor, ne kadarı ele alınıyor bilemiyorum.

   Örneğin bizim meslekte 1980ler yılında iki ayrı hollywood filmi yapıldı bir anda bizim mesleğin değeri dünyada yükseldi. Biri Salvador biri  Under Fire idi. Sinema sanatının gerçek anlamda  kurmaca bir sistemde bizim bütün mesleğin bütün yaşanmışlığın dünyaya aktarımı hızlandırıldı.Birden bire savaşlarda çalışan muhabilerin yaşam koşulları konu edinmeye başlandı. Ama bizde hala böyle bir şey yok.

  Geçenlerde çocuk psikolojisi ilgili bir konferansa gitmiştim. Savaşta çocukların yaşadıkları tramvaları ele alan. Bizim bu konuda araştırma yapan doktrlarımızın verdiği örnekler bile II. Dünya Savaşı'nda Londra'dan alınmış örneklerdi. Kendi ülkemizde bir savaş atmosferi hakim, bir terör hakim. Bunun tramvasını yaşayan çocuklar var. Onlar arasında araştırma yok ya da onlar bir şekilde aktarılmıyor. Ama bundan 50 yıl öncesindeki çok farklı bir savaş aktarlıyor. Kendi yaşadıklarımız varken biz hala dünyadan örnekleri kullanıyoruz. Hem de eski örneklerle kıyaslama yapıyoruz."


Sosyal medya hakkında
"Gazeteler ve ajanslar zaten para vermek istemiyor. Tabi böyle olunca, sosyal medyadan gelen fotoğrafları onlar yayınlıyorlar. Ama artık elinizde tablet bilgisayar varsa insan olma gereği, daha kalitelisini ister. Sosyal medyadaki fotoğrafların hiç birinde profesyonel bir fotoğrafçının o fotoğrafa verdiği çabayla zamanla alakası yok. O yüzden hatırlatma anlamında önemli sosyal medya. Bu çalşma günlük basn yayın organlarındaki basın fotoğrafı alanını azaltır ama fotoğrafa  ihtiyaç duyanlar kaliteyi kullanan mecraları mutlaka bulurlar."

*Coşkun Aral'ın konuşmasındandır. Hiç bir değişiklik ve ekleme yoktur.

2 Eylül 2012 Pazar

Çocuk Hapishanesi


Kriminoloji  adlı çalışmada suç şu şekilde tanımlamaktadır: “Topluma zarar verdiği ya da toplum için tehlikeli olduğu yasa koyucu tarafından kabul edilen ve belirtilen eylem, davranış ve hareketlerdir.” Çocuk hapishanesi, devletin yargı sistemince suçlu bulduğu 18 yaş altındaki bireylerin ceza uygulamasında kullandığı yerlere verilen isimdir.

İçinde dönenleri bazen televizyon dizilerindeki kurgular da bazen de bir yakından duymak mümkün. Bir çocuğun suç işlemeye yönelmesinin sebebinin bulunup çözülmesi gerekirken birden bu ağır yaptırıma mahkum kalması adaletin düz mantık ilerlemesinin göstergesidir. Suç işleyene "suçlu" diyerek adil yargı sisteminden pay biçen mahkemelerin doğruluğu yanlışlığı elbette hukukta sürekli tartışılan alengirli mevzudur. Çocuğun ‘suç’ ile tanışması toplumsal bir sorundur. Yani ‘çocuk suçluluğu’ kavramının kökeni hukuksal olmaktan çok
sosyolojik ve psikolojiktir. Sokakta çalışan/ çalıştırılan ve sokakta yaşayan çocukların sorunu, yalnızca çok sayıda çocuğun  yasa dışı çalışması, toplumsal yapının ve toplumsal kurumların dışında kalmaları nedeniyle değil,  yaptıkları işlerin çeşidi ve sokakta bulunma koşullarının çoğu zaman ihmal, istismar ve sömürüye dayalı olması nedeniyle çok boyutlu değerlendirilmesi gereken karmaşık bir sorundur.

Hukuktaki bütün tartışmalar "iyi ve kötü kime göre ve neye göre" çıkmazına sürükler adamı. Yüzyıl öncesi düşünürlerin de sistematik hale getirmedikleri için hukuku "ahlak" olarak nitelendirilişiyle aynı sorulara kendilerince yanıtlar bulması da bir kanıttır. günümüzün düşünebildiğine inandığımız statülü kişilerinde yaptığı, iyi - kötü kavramını vicdan gözardı edilerek sonuçlamak ki objektiflik demek en başında dediğim düz mantık demek değildir. Çocuk hapishanelerindeki reşit olmayan suçlular, birey olabilmek için yani toplumda kabul görmek için, medyadaki süslü dünyaya ulaşabilmek ve de karın doyurabilmek için işledikleri suçlarının getirisini kötü bir şekilde anlıyor. Belki de aksine onu daha da suça meyilli yapıyor Bir çok araştırma mevcut ilgililere, üniversite çevrelerinden savcı-yargıçlara kadar hukuk çevrelerinde, özellikle 1954 öncesi dönemde bir çok çalışma yapılmış ve yazı yazılmıştır.

Velhasıl çocuk hapishaneleri ilk kez fotoğraflanmış. Kendi kadrajımında şahit olmasını istediğim enstantaneler mevcut. Yansıtmak istediği yani aslında yukarıda benim anlatamadığımı anlatan fotoğraflar:
http://www.ensonhaber.com/fotohaber/cocuk-hapishanesinin-ici-ilk-kez-goruntulendi/1

Size bir fikir verecek kaynakça iki doktora tezi:
http://acikarsiv.ankara.edu.tr/browse/3689/5327.pdf?show

6 Mayıs 2012 Pazar

Sanatın Üvey Evladı; Fotoğraf



   1800lü yıllarda fotoğraf gibi bir buluşun hayali için: " İnsan Tanrı'nın suretinden yaratılmıştır ve Tanrı'nın sureti de insan icadı olan hiçbir makineyle yakalanamaz... akıldan geçirip dilemek bile dinimize küfür sayılır." diye yazmıştı City Adviser  adındaki yayın. (s.6) Tarihteki ilk fotoğrafı çektiği kabul edilen Joseph Nicéphore Niépce'nin fotoğrafçılık alanının günümüzdeki hale geleceğini bilseydi City Adviser'ın dediklerine inanmayı tercih ederdi.

   Fotoğrafta insan sureti dışında herhangi bir şeyin çekilmesi saçma bulunurken manzara fotoğrafları kartpostallarda yerini almış ve bunu akıl eden kişiyi zengin biri haline getirmiştir. Walter Benjamin, "fotoğrafçılara  hitap eden resimli yayınlarının sayısının oyun ve tavuk eti dükkanların sayısını aşacağı günler çok uzak değil." (s.31) diyerek fotoğrafçılığında kapitalist düzende yerini bulacağını ve hızlıca ilerleyeceğini anlatmak istemişti.

   Manzara fotoğrafları satın alan insanlar artık kendi manzarasını da kendi çekmek istiyordu. Sömürü döngüsüyle ham madde ve seri üretimin sağladığı kolaylıkla sistem bu kârlı kapıyı ardına kadar açtı ve artık isteyen herkes onlara ödeme yaparak fotoğrafçı olabiliyordu. Bir zamanlar var olan sanatsal etkinliğin çürüme hızı, evlere giren fotoğraf makinesi sayısı ile paraleldir.

   Fotoğraf alanına özenerek ya da fırsatçı nitelikte giren insanlar bu alandaki avangardların onurunu zedelemiştir. Son noktayı da internetteki sosyal paylaşım siteleri koymuştur.  Sosyal ağ ve kültür endüstrisi imkanları sayesinde fotoğraf çekmek herkese indirgenmiş ve hatta ileri zamanlarda şart haline gelmesi muhtemel faaliyet, moda olan söylemiyle hobi haline geldi. Fotoğrafın sanat olup olmadığı tartışılırken çıta iyice düştü ve yeni bir tartışma sorusu belirdi; fotoğrafçı kimdir?

   Günümüzde  fotoğraf bizim için yaratıcılığın fetiş bir hale gelmesi ve farklı olma kaygısı ile birlikte somut referans denebilinir, gözlemlenebilir ve ünlü yapma imkanını verebilir; endüstriyel araç. Benjamin'in kitabında yer verdiği sav gerçekleşmek üzere: " geleceğin cahilleri yazmayı bilmeyenler değil, fotoğrafı bilmeyenler olacaktır." (s.38)

Dipnot: Adı geçen eser, Benjamin, Walter,  Fotoğrafın Kısa Tarihi, Çeviri: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2012
 
Ece Ulusum